Ayşe Benim Adım...!!!
Beş yaşında ele avuca sığmayan kızıyla alış verişe giden bir anne, bir yandan alışveriş yapıyor bir yandan kızıyla ilgileniyor. Sürekli sağa sola el atan kızı yüzünden hayli zorlanıyor. Mağaza’da dolanırken, çikolata reyonunu gören çocuk aniden annesinin ellerinden kurtulup, “Ben çikolata isterim! Ben çikolata isterim!” diyerek çikolata reyonuna adeta saldırıyor!
Ufacık boyuyla elini çikolata kutularına uzatınca haliyle birkaç kutu çikolata yerlere dökülüyor. Mağazada alıveriş yapanlar kızın hem ısrarına hem de ortalığa dağıtmış olmasından dolayı anne ve kızına bakıyorlar. Mağaza görevlileri annenin yanına gelip yerlere dağılmış olan çikolataları topluyorlar. Anne gayet sakin bir şekilde kızının elinden tutuyor ve “Kızım Ayşe sakin ol! Bak alışverişi bitirip evimize gideceğiz.” diyor.
Kasaya yaklaştıklarında bu sefer küçük kız kasanın önünde duran şekerlere saldırıyor; “Anne ben şeker isterim! Anne ben şeker isterim!” diye bağırarak şeker kutularına el atıyor. Şeker kutularının yerlere dökülmesiyle yine mağazadaki diğer müşteriler onlara bakıyor. Mağaza çalışanları sinirlenseler bile, belli etmemeye çalışarak yerlerdeki şekerleri topluyorlar. Kadın yine gayet sakin bir şekilde kızının elinden tutuyor ve “Kızım Ayşe sakin ol! Bak alışverişi bitirdik. Hesabı ödeyip eve gideceğiz” diyor.
Hesabı ödemek için kasaya yönelen anne, kasiyerden bozuk paraları alıp çantasına yerleştirirken küçük kız bu seferde annesinin ellerine saldırıp “Anne ben para isterim! Anne ben para isterim!” diye bağırmaya başlıyor. Tabı bu esnada cüzdana saldırdığı için bozuk paralar yerlere saçılıyor.
Herkes, bir yandan çocuğun sonu gelmez istekleri ve yaramazlıkları karşısında sinirlenirken, anne yine sakin bir şekilde kızının elinden tutuyor ve “Kızım Ayşe sakin ol! Bak hesabı da ödedik şimdi eve gidiyoruz” diyor.
Tüm bu olup bitenlere şahit olan yaşlı bir teyze anneye yaklaşıp, ”Hanımefendi! Ben 5 tane çocuk büyüttüm. Etrafımda da o kadar anne gördüm. Evladına karşı sizin kadar sabırlı birini hiç görmedim. Kızınız Ayşe’ye karşı ne kadar sabırlısınız?” diyor.
Kızının elinden tutmuş ve mağazadan çıkmaya hazırlanan anne, yaşlı teyze’nin yüzüne bakarken hafifçe gülümseyerek “Teyzeciğim benim kızımın adı Ayşe değil ki! Kızımın adı Fatma.” diyor.
Yaşlı teyzenin şaşkın bakışları arasında cümlesini tamamlıyor:
“Ayşe benim adım!
Ben kızımı değil kendimi sakinleştiriyorum!”
Bana hic yabanci gelmeyen bu hikayeyi okdugumda, yüzümde bir tebessüm belirdi...
Bu tür durumlara tahammül edebilmek, annelik sevkati ile baglantili olsa gerek...
Düsündüm de
Ben bir anne olarak neler yapiyorum bu durumlarda?!?!
Fazlasiyla taviz verdigimi düsündügümde,
saabrim tasacak konuma geldiginde... yutkunup gülümseye calisisyorum,
bagirip cagiracak olsamda,
O tatli yaramaz kizimin bana bakisini görünce,
Genellikle yumusuyorum...
Onu icime sokasim geliyor...
Cocuklarim sürekli türlü muziplikler ile sabrimi tasirmaya calissalar bile...
onlarin büyülü bir gücü olduguna inaniyorum.
Sonucta onlar sinirlarini ögrenmeye ve tanimaya calisiyorlar...
Bu da onlarin gelisiminin dogal bir parcasi.
Sabirli olmayi yüzde yüz olmasa da, %99 basarmak mümkün saniyorum:)
3/11/2009 | Kategori:Hikayeler | (0) Yorum yaz! Baglanti
Metrodaki kemancı…!!!

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.
Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.
Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.
Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.
En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.
Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…
Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi…
Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?
5/5/2009 | Kategori:Hikayeler | (1) Yorum yaz! Baglanti
Senin için ….

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez… Biri tıpta okuyordu, öbürü
mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha
karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse
bindiler. Gençtiler, çok genç… Birbirileriyle konuşacak cesareti
bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah
otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında
kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında… Sırf
birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin
öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf
ettiler bir süre sonra…
Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar.
Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan,
alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki… Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü…
Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, “bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler… “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama “Hayır, ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep…
Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak…” Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma” Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı…
Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten… Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde “satılık” levhası asılı olan. “Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama. “Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız.Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı…”
“Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirliyim?” diye yanıt verdi adam. “Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı… Kaç para olursa Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut…” Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı
adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere…
Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu
kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği… Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı.
“O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya…” “Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı…. Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı… Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın… Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak
haykırdı suratına her şeyi. İnkâr etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi
bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, “son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi nefretle…
İlk celsede boşandılar… Modern bir aşk hikâyesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin kalması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti…her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı.Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü.
“Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.
“Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: “Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü.
Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını.Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu.Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi.
Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve
kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi…
“Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kâğıt duruyordu kutuda. İlk kâğıtta, “Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem” diyordu… Sırayla okudu;
“Seni çok sevdim”, “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim”, “Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni
istemedim” “Şimdi bana söz vermeni istiyorum.” “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?” son kâğıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın…
Ve son kâğıtta şunlar yazılıydı:
“Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım…”
15/2/2009 | Kategori:Hikayeler | (2) Yorum yaz! Baglanti
İncitmeyecek kadar uzak,üşümeyecek kadar da yakın olabilmek...!!

Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok
etkilenmiş,büyük kayıplar vermişler.
Ama en çok kayıp veren kirpilermiş.
Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var.
Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi
toplanmış,çözüm aramaya başlamış.
Tartışa tartışa,nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya
toplanmasına,birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş.
Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından
yararlanacak,aralarındaki hava tedavülünü önleyerek donmaktan
kurtulacaklarmış.
İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler.
Ama başka bir problem çıkmış ortaya.
Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş.
Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu seferde donmalar meydana gelmiş.
Ne var ki, her gece kah uzaklaşa kah yakınlaşa, deneye yanıla
birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın,ancak
birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler.
KISACA ;
Bizim de uzun dikenlerimiz var.
Bunlar hayata karşı filtrelerimiz.
Bazen faydalı,bazen de zararlı.
Çoğu zaman,kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza.
Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza.
Ne var ki, sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün.
Birbirini incitmeyecek kadar uzak,hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenmeliyiz.
Aynen kirpiler gibi..
24/1/2009 | Kategori:Hikayeler | (0) Yorum yaz! Baglanti
ÇİRKİN ÖRDEK YAVRUSU...!!!

Anne Ördek sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca ördek yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son ve en büyük yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın beyaz kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha gri ve farklı olan ördek yavrusunun küçük kafası göründü. Anne ördek yeni doğan yavruya bakarak ; “Umarım değişir..” dedi şefkatle. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona “çirkin ördek yavrusu” diye sesleniyorlardı.
Zavallı yavru o kadar mutsuzdu ki sonunda uzaklara gitmeye karar verdi. Gün boyunca yürüdü gece olunca ise çok yorulmuştu. Mola verdi. Bir yanda açlık, bir yanda korku…Ama yapabileceği hiç bir şey olmadığından derin bir uykuya dalmakta gecikmedi.
Ertesi sabah su sesleriyle gözlerini açtı. Geceyi yaban ördeklerinin çılgınca eğlendiği küçük bir göl kıyısında geçirdiğini anladı. Bu gürültücü arkadaşlarına kendini tanıtmaya hazırlanıyordu. Birden bir tüfek sesi ile irkildi. hiç zaman kaybetmeden oradan uzaklaştı. Çok geçmemişti ki küçük ördek kendini bir çiftlikte buldu. Çiftliğin sahibi yaşlı kadın onu doyurdu. Ateşin yanında uyumasına izin verdi. Fakat yavru ördek bir göl bulabilme umuduyla oradan da uzaklaştı.
Günlerce bir göl bulabilmek için rasgele yoluna devam etti. Sonunda bir göl kıyısına ulaştı. Bu arada yalnız başına yaşamayı öğreniyordu. Bu göl kıyısında yavru ördek gün geçtikçe büyüyordu. Kendisi farkında olmadan görüntüsü değişiyordu. Geçen kuğuları gördükçe onların asil duruşları ve güzel görünüşlerinden dolayı iç çekiyordu.
İlkbaharda bir kuğu sürüsü gölün kıyısına yuva yapmaya geldi. Çirkin ördek yavrusuyla tanışmak için yaklaştılar. Fakat kendisini bu zarif kuşlarla arkadaşlık etmek için çok çirkin ve kaba buluyordu.Birden bire suda aksini gördü. O da ne!…
Kendisini güzel bir kuğuya dönüşmüş olduğunu fark etti. Kuğu sürüsüne katıldı ve ömür boyu mutlu oldu.
(Hans Christian Andersen)
Oglum iki haftaligina türkiye´ye gidince...
Ona kücüklügünde defalarca okumak zorunda kaldigim masal´i animsadim birden...
Biraz özlem... biraz nostalji... olsa gere.
26/8/2008 | Kategori:Hikayeler | (4) Yorum yaz! Baglanti
YASTIK ALTI HIKAYELERi...!!!

PicaSso'nun Cevabı .
Picasso’nun sergisinde, bir kadın, tablolardan birini ünlü ressama göstererek;
- Ben bu resimden hiçbir şey anlamadım, der.
Picasso sorar:
- Siz Çince biliyor musunuz madam?
Bu soruya kadının, hayır demesi üzerine ise Picasso şu cevabı verir:
- Ama Çince’yi 1 milyardan fazla insan konuşuyor ve anlıyor.
Ressam
Renklerin ustası olarak anılan büyük bir ressamın öğrencisi eğitimini
tamamlamış.
Büyük usta öğrencisini uğurlarken, yaptığı resmi şehrin en kalabalık
meydanına koymasını ve yanına da kırmızı bir kalem bırakmasını, halktan
beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmesini
istemiş.
Öğrenci birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde resmin çarpılar içinde
olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasına gitmiş.
Usta ressam üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş.
Öğrenci resmi yeniden yapmış.
Usta yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş fakat bu
kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça
koymasını ve yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica
eden bir yazı ile bırakmasını önermiş.
Öğrenci denileni yapmış.
Birkaç gün sonra bakmış ki resmine hiç dokunulmamış.
Sevinçle ustasına koşmuş.
Usta ressam şöyle demiş:
"İlkinde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri
sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar
dahi gelip senin resmini karaladı.
İkincisinde onlardan yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim
gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi.
Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın.
"SAKIN EMEĞİNİ BİLMEYENLERE SUNMA veASLA BİLMEYENLE TARTIŞMA "
Güzellik ve çirkinlik
Bir gün güzellik ve çirkinlik deniz kıyısnda karşılaştılar. ve dediler " hadi denize girelim" ve giysilerini çıkarıp dnizde yüzdüler. bir süre sonra çirkinlik kıyıya dönüp güzelliğin giysilerine bürünerek yoluna devam etti. ve güzelikte denizden çıktı ,kendi giysilerini bulamadı. ama çıplak olmak utandırıyordu onu. çaresiz çirkinliğin giysilerine bürünerek yoluna devametti güzellik. o gün bugündür insanlar onları birbirine karıştırır. ancak içlerinden güzelliğin yüzünü önceden görmüş kimi insanlar vardır ki giysilerine bakmadan tanırlar onu. ve yine çirkinliğin yüzünü gören kimileri vardır ki giysi onu gözlerden gizleyemez..
Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve
felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar
bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan
kibirli bir adamla karşılaşır.
İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün
değildir...
Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa:
"Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der
Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı
verir:
- Ben çekilirim!
5/4/2008 | Kategori:Hikayeler | (2) Yorum yaz! Baglanti
cennet degil cehennem…!!!
Paulo Coelho'nun, Seytan ve Genc Kadin adli romanindan
bir bolum…
..."Yollari oldukca uzunmus, yokus yukari
gidiyorlarmis, gunes
yakiciymis, ter icinde kalmislar, susamislar.
Bir donemecin ardinda harika bir mermer kapi
gormusler; kapi, ortasinda
bir cesme bulunan altin doseli bir meydana
aciliyormus, cesmeden
berrak bir su akiyormus.
Yolcu kapidaki bekciye donmus.
'Iyi gunler.'
'Iyi gunler,' diye yanit vermis bekci.
'Burasi harika bir yer, adi ne?'
'Burasi cennet.'
'Ne iyi, cennete gelmisiz, cunku cok susadik.'
'Iceri girip dilediginiz kadar su icebilirsiniz',
demis bekci ve eliyle cesmeyi gostermis.
'Atimla kopegim de susadilar.'
'Kusura bakmayin,' demis bekci. 'Buraya hayvanlar
giremez.'
Yolcu cok uzulmus, cok susamismis, ama suyu tek
basina icmek istemiyormus. Bekciye tesekkur edip
yoluna devam etmis.
Epeyce bir sure yamac yukari gittikten sonra eski
gorunumlu,
kucuk bir kapiya varmislar, kapi iki yani agaclikli
toprak bir yola
aciliyormus.
Agaclardan birinin altinda, sapkasini alnina
indirmis, uyur gibi yatan bir adam varmis.
'Iyi gunler,' demis yolcu.
Adam basini sallamis.
'Atim, kopegim ve ben cok susadik.'
'Surada taslarin arasinda bir pinar var,' diyen adam
eliyle orayi isaret etmis. 'Istediginiz kadar su
icebilirsiniz.'
Yolcu, ati ve kopegi pinara gidip susuzluklarini
gidermisler.
Yolcu bekciye tesekkur etmis.
'Istediginiz zaman yine gelebilirsiniz,' demis bekci.
'Buranin adi ne?'
'Cennet.'
'Cennet mi? Ama mermer kapidaki bekci bana orasinin
cennet oldugunu soyledi.'
'Orasi cennet degil cehennemdi.'
Yolcunun akli karismis 'Sizin adinizi kullanmalarina
niye izin
veriyorsunuz?
Yanlis bilgi vermeleri buyuk karisikliga neden olur!'
'Hic de degil. Aslinda onlar bize buyuk bir iyilikte
bulunuyorlar.
En iyi dostlarina sirt cevirenlerin hepsi orada
kaliyor
cunku."
29/3/2008 | Kategori:Hikayeler | (0) Yorum yaz! Baglanti
Çınar Ağacı...
Ulu bir çınar ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş.
Bahar ilerledikçe bitki çınar ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
Yağmurların ve günesin etkisiyle müthiş hızla büyümüş ve neredeyse çınar
ağacıyla aynı boya gelmiş.
Bir gün dayanamayıp sormuş çınara:
"Sen kaç ayda bu hale geldin agaç?"
"82 yılda" demiş çınar
"82 yılda mı?"
diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak,
"Ben neredeyse 2 ayda seninle aynı boya geldim bak!"...
"Doğru" demiş agaç, "doğru"...
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarları başladığında kabak
önce üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya
doğru inmeye başlamış.
Sormuş endişeyle çınara:
"Neler oluyor bana ağaç?"
"Ölüyorsun" demiş çınar...
"Niçin?"
"Benim seksen iki yılda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye çalıştığın
için"...
24/3/2008 | Kategori:Hikayeler | (0) Yorum yaz! Baglanti
Ayçiçeği ve Güneş...!!!
Ay çiçeği: Ay çiçeği güneşe aşık olunca, gülmekten kırılmış bütün bitkiler. “Güneş gökyüzündeki tahtından bir an bile ayrılmaz. Kudretli ve ulaşılmazdır. Sen kim, o kim. Vazgeç bu sevdadan,” demişler hep bir ağızdan. Ay çiçeği sesini çıkarmamış. Sevdalı gözlerini dikmiş güneşe; bakmış bakmış bakmış.
Uzun müddet hiçbir şeyin farkına varmayan güneş, nihayet bir gün, ay çiçeğinin bakışlarını hissetmiş üzerinde. Önce geçici bir heves sanmış ama zamanla yanıldığını anlamış. Ay çiçeği öyle inatçıymış ki, güneş tahtını nereye taşıdıysa, yılmadan usanmadan o yöne çevirmiş başını.
Derken bir öğleden sonra, artık bu takipten bıkan güneş sapsarı gazabıyla kavurmuş ay çiçeğini. Daha ay çiçeğinin üzerinde simsiyah duman tüterken, insanlar akın etmişler olay mahaline. “Yaşasın!” demiş içlerinden biri. “Şimdi ne güzel çitleriz bu aşkı.”
Aynı gece televizyonun karşısında acıklı bir aşk filmine gözyaşı dökerken, çitlemişler ayçekirdeklerini.
Elif Şafak - Mahrem
18/3/2008 | Kategori:Hikayeler | (0) Yorum yaz! Baglanti
Kırlangıcın öyküsü...!!!
Fırtınadan sırılsıklam bir geceye uyuyup, ışıl ışıl bir bahar güneşine uyanınca insan, uzun sürmüş bir kış uykusunun mahmurluğundan silkinmişcesine diriliyor ruhu...
Yorgun bir yılın sonunda, denizin tuzlu dudaklarından öpmeye koştuğum bir sahil kasabasında, elektronik posta kutuma düştü "kırlangıcın öyküsü"...
Öyle güzel, öyle yalındı ki, yazarını da, kaynağını da bilmemenin riskine rağmen, o 8 - 10 satırdan çocuksu bir masal yapıp, bu yılbaşı, hediye sepetinize koymak geldi içimden...
* * *
"Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş.
Cesaretini toplayıp penceresine konmuş.
Önce olabildiğince dik durmuş,
Sonra gagasıyla cama vurmuş.
'-Tık... tık tık...'
Çok meşgulmüş adam... öfkeyle cama dönüp bakmış:
'-Kimmiş onu işinden alıkoyan?'
Kırlangıcın minik kalbinde amansız bir heyecan
Kırık sözcükler dökülmüş gagasından...
'-Hey adam, seni nicedir izliyorum.
Sorma nedenini, niçinini,
Ama galiba seni seviyorum'.
* * *
Şaşırmış adam,
'-Sen de nerden çıktın şimdi,
Tam aklımı toplayacakken bozdun işimi...'
Şöyle bir tüylerini kabartmış kırlangıç,
ve aklındaki planı çıtlatmış:
'-Aç pencereyi beni içeri al sen,
birlikte yaşayalım ebediyen...
hem sofrada ortağın olurum,
hem evde eğlencen'.
Parlamış adam:
'-Şuna da bakın neler diyor bu...
Haddini bil, hiç kuş insana aşık olur mu?'
'-Soğuklar başladı bak, üşüyorum dışarda.
Alırsan içeri, deva olurum yanlızlığına da...'
Hepten kızmış adam, kovmuş kırlangıcı camın önünden
'-Yürü git işine, yalnızlığımdan memnunum ben"
Bükmüş gagasını zavallı kırlangıç,
Uçmuş semaya doğru, kanadı kırık...
* * *
Gel zaman git zaman,
kırlangıçın hemen ardından,
bizim adamı pişmanlık basmış:
'-Hay aptal kafam, ben ne halt ettim,
ayağıma gelen fırsatı teptim'.
Sonra teselli etmiş yalnız kalbini:
'-Sıcaklar başlayınca gelir kırlangıcım.
Onu içeri alır yalnızlığımı paylaşırım".
Kış geçip de yaz gelince, yalnız adam başlamış beklemeye...
Ama sevdalısı uğramamış bile bir kere...
Akın akın gelen sürülere sormuş,
Onun kırlangıcından eser yokmuş.
Öyle üzülmüş ki, gidip bilge kişiye danışmış.
Hem kırlangıcı, hem kendi eşekliğini anlatmış
Bilge kişi almış adamın mesajını,
Lakin üzüntüyle sallamış başını:
"A benim yalnız oğlum. Ne kadar efkarlansan azdır.
Çünkü kırlangıçların ömrü 6 aydır".
* * *
Sırılsıklam bir geceye uyuyup, güneşli bir sabaha uyanınca insan, kabus gibi geçmiş bir yılın, ışıltılı yeni yıllara gebe olduğuna dair inancı tazeleniyor.
Hele yorgun bir yılın sonundaysanız,
denizin tuzlu dudaklarından öpmeye koştuğunuz şirin bir sahil kasabasında, dostların arasındaysanız...
Ve hele, posta kutunuza atılan mektuplar size "Bulduğun aşkların kıymetini bil" diyorsa...
Can Dündar
9/3/2008 | Kategori:Hikayeler | (0) Yorum yaz! Baglanti
<<Önceki Sayfa |1/2|




